emirhepoglu@yahoo.com

İstanbul ve turizmi ağzından düşürmeyenlere!

Kulağımda kulaklık, iPodumun sesi ise sonuna kadar açık ve kafamın içinde Michel FUGAIN ‘’Un Belle Historie’’ şarkısını sanki orkestrası ile beraber yanımdaymışçasına bağırarak söylüyor.

AZ BİRAZ NOSTALJİ

Kulağımda kulaklık, iPodumun sesi ise sonuna kadar açık ve kafamın içinde  Michel FUGAIN ‘’Un Belle Historie’’ şarkısını sanki orkestrası ile beraber yanımdaymışçasına bağırarak söylüyor. Benim için çok özel olan bu şarkıyı İstiklal Caddesi’nin ara sokaklarında dinlemek ise uzun süre önce unuttuğumu sandığım, hafızamdan kısmen silinmiş olan hatıraların tekrar canlanmasını sağladığı için mutlu oluyorum.

Emre diye bir arkadaşımız vardı ortaokuldan, Topağacı’nda eski bir apartmanın en üst katında otururlardı. Ailesinde nerede ise tiyatro sanatçısı olmayan kimse yoktu. Evlerine onun Commodore 64 bilgisayarında MONTEZUMA video oyununu oynamaya her gittiğimizde duvardaki resimleri, imzalı fotoğrafları, vitrindeki ödülleri incelemekten kendimi alamazdım. Çok hoşuma giderdi, bilmediğim farklı bir dünyaydı bu benim için. Çok özenirdim o eve ve içinde yaşayanlara, zira Emrelerin aksine bizim evde sanat adına yapılan aktiviteler rahmetli pederin arada tıngırdattığı yaylı tamburu ya da bağlaması ve her pazar sanki zorunluymuşuz gibi 8 mm Kodak Film makinemizde izlediğimiz Laurel & Hardy filmleriydi. Peder bey arada sırada İstiklale çıkar bu filmleri değiştirir ve bizde bu sayede evde sinema tadında bir hafta sonu geçirirdik.


Emrelerin Beyoğlu'nda şimdilerde sanatçıların mesken tuttuğu pek bir moda olan Doğan Apartmanı'na yakın bir yerde babaannesinden kalma eski bir evleri daha vardı. Kullanmadıkları ve depoya çevirdikleri bu eve bazı hafta sonları Emre ile beraber gider annesinin istediği kap kacak ıvır zıvırı toplar Topağacına geri dönerdik. Bu eve her gidişimizde ise ister istemez onca eski eşyanın arasında ilgimizi çekecek ilginç antika bir şeyler mutlaka bulurduk. Eski plaklar, sahne kostümleri, gramofonlar, 8 mm sinema makineleri, tablolar, eski fotoğraf albümleri vesaire. Hatta bu ev keşiflerimizden birinde bodrum kattaki dolapları eşelerken birde gizli bir kapı bulmuştuk. Çocuk aklımı, deli cesaretimi bilinmez kapıyı açmış ve oradan elimize bir el feneri ile gidebildiğimiz kadar tünelde ilerlemiştik. Dipsiz bir kuyu gibi Galata’ya doğru ilerleyen bu tuğla duvarlı tünelin ne işe yaradığını anlayamadan sıkılarak geri dönmüştük bendeniz Hayri PITIR ve sıkı dostları.

İSTANBUL’UN ÜSTÜNÜ KORUDUK DA ALTI SANKİ  BİZE KAPRİS YAPTI !

Eskiler ‘’İstanbul’un altı üstünden daha büyük ve görkemlidir’’ derlerdi de inanmazdık, ya da anlamadığımız için ilgimizi çekmezdi. Yıllara sonra Karaköy Perşembe Pazarı’nda bulunan atölyemizin önünde İSKİ kazı yaptığında ortaya çıkan muhtemelen Bizans dönemine ait uzun ve karanlık tüneli bizzat görme şansını yakalayınca ne dediklerini daha iyi anlar oldum elbette. Hatta yıllar sonra tanıdığım bir arkeoloji profesörüne neden bunları ortaya çıkartmıyoruz hocam ne kadar büyük değerler bunlar diye sorduğumda aldığım cevap hem çok gerçekçi hem de olabildiğince üzücüydü: Çıkartamıyor değildik, çıkartmıyorduk. Zira bu değerleri gün ışığına kavuşturmamızın ardından koruyamıyorduk. Ne kadar acı değil mi ? 

Sanki üstünü çok koruyabildik de alttaki bize kapris yaptı. Didiklenmemiş antik kentimiz, soyulmamış müzemiz, kaçak şekilde kazı yapılmamış kalıntımız nerede ise yok. Şimdilerde eski hırsızlıkların diyetini ödetip hazinelerimizi bakanlık eliyle bir bir geri almamız her ne kadar sevindirici olsa da tarihimiz adına yapılan talanı da göz ardı edemiyoruz elbette. Gözbebeğimiz Topkapı sarayında yakın zamanda yaşanan aymazlığı unutanımız yoktur herhalde ?


ELEŞTİRİ ! ( EĞER SOKAĞA İNSELER…)

Konu İstanbul gibi bir dünya başkenti olunca daha objektif ve geniş açı bakmak farz oluyor elbette. Yıl sonu değerlendirmeleri söz konusu olduğunda yok şu kadar milyon ziyaretçi aldık, yok şu kadarı İstanbul’a geldi, yatak kapasitemiz bu, biraz daha fazlası olsa zararı olmaz gibi söylemler havada uçuşuyor. Ancak her şey bir yana bunu söyleyen ağabey ve ablaların sokaktan ve yaşananlardan haberleri yok buna adım gibi eminim. Nereden mi biliyorum ?, çünkü ben sokaktayım ve yalnızım, olsalardı onları da görürdüm mutlaka ve eğer sokakta olsalardı onlarda benim gördüklerimi  görür yaşadıklarıma şahit olur ve müdahale edebilirlerdi. Kongrelerden, zirvelerden, toplantılardan, fuar organizasyonları ve kokteyllerden bir vakit bulup sokağa inseler turistin İstanbul’da ne tür rezilliklere maruz kaldığını bizzat tecrübe edebilirlerdi.

Taksiyle ya da özel araçları ile trafikte geçirdikleri vakti "hiç biz zaten sokaktayız" diye yutturmaya çalışmasınlar. Değiller çünkü olsalar ortalığın bu halde olmasına imkan ihtimal yok. Türk turizmine hizmet ettiğini iddia eden, koltuk ve mevki sevdalısı, koruması gibi bakanın yanından bir dakika olsun ayrılmayan pek kıymetli büyüklerimiz eğer İstanbul sokaklarında olsaydı;

Taksicilerin gariban turistlere ne kazıklar attıklarını gazetelerden okumaz bizzat şahit olurlardı. Hatta bırakın turisti, vatandaşa bile çektirdikleri işkence kabir azabından hallice onu da görürlerdi. İstanbul taksicilerinin nasıl KLAN’lar halinde bölündüğünü ve freelance mafyacılık oynadıklarını tecrübe ederlerdi.

Umumi tuvaletlerin içler acısı durumunu ‘’köpek bağlasan durmaz’’ durumundan, ‘’ebola virüsü bağlasan durmaz’’ konumuna update etmeleri gerektiğini görürlerdi. Tarihi yarımadada bulunan ( Sağlık A.Ş. nin turuncu ve temiz WC leri hariç ) tuvaletlerin nerede ise dünyanın yetmiş iki milletine hizmet ettiğini ve iğrenç ötesi hallerini belgeler beklide mühürlettirirlerdi. Ama nerede o günler. Üzerinden milyonların geçtiği Galata köprüsünün altındaki tuvaletleri  ‘’küçük su’’ bahanesi ile bizzat ortamı soluyarak ve yaşayarak kullansalar ya da buna cesaret edebilseler ne demek istediğimi gayet iyi anlayacaklarına eminim.

Lüküs mekan bahanesi ile iki kişilik kahvaltıya 140 TL hesap getiren kafe sahibi haydut’u bir dakika bile dışarıda tutmaz Yedikule zindanlarına bizzat zincirlerlerdi.

Bomba konur endişesi ile belediyeler tarafından kaldırılan çöp kutularının yerine çözüm üretilmediğinden; tüm tarihi yarım ada sokakları çöp içinde, tüm ağaç kovukları, kepenk araları, cami duvarları pet şişe ve kola kutusu sıkıştırılmış durumda. Buna ne yaparlardı bilemem ama çözümlerden biri bu civardaki temizlik çalışanı sayısını artırmak olabilirdi.

Mesela Karaköy’den Sirkeci’ye Galata köprüsünü arşınlayarak geçebilir, köprü üzerindeki işportacı tayfasını gözlemleyebilir, turist hanımlara atılan lafları bizzat duyabilir, insancıkların nasıl rahatsız edildiğini ajandacıklarına kaydedebilirlerdi.

Sirkeci’den Ayasofya’ya doğru süzülürken otel, restoran ya da kafelere ait tabelaların non esthetique ve rahatsız edici görüntüsünü akıllı cep telefonları ile belgeleyebilir akabinde bu görsel kirliliği yaratanları cezalandırabilirlerdi. Mesela aynı dükkanda Alt kat Battaloğlu baklavacısı, üst kat Lambada Cafe yazdığını okur, içerden yükselen Rihanna şarkısını dinleyebilirlerdi.

Kendi halinde yürüyen vatandaş kılığına bürünmüş HANUT Tayfasının geliştirdiği yeni teknikleri tecrübe ederlerdi. Adres ya da saat sorma bahanesi ile muhabbet kurmaya çalışıp turistleri kafesleme çabalarına şahit olurlardı.

Turist olarak şehri dolaşmanın hiç de kolay olmadığını, tabela ve yönlendirmelerin yetersizliğini tespit eder, pek fazla yabancı dil bilmeyen bir ülkenin halkına yol sormanın eziyetini yaşarlardı. 

 
Tavuk döner yerine martı eti satıldığını, bazı otellerde temizlik adına yapılanların korkunçluğunu, turist kazıklamanın nasıl bir gelenek olarak ruhumuza yerleştiğini gözleri ile görebilirlerdi. 24:00 sonrası Eminönü, Galata köprüsü, Alt geçitler ve Vapur iskele önlerinin açık işporta pazarına nasıl dönüştüğünü, başta Araplar olmak üzere turistlerin bu ucuz ve kalitesiz mallara nasıl üşüştüğünü, 10 TL ye lakost tişört sahibi nasıl olunduğunu tecrübe edebilirlerdi. Daha fazlası da var elbette, ancak ne benim söylemeye dilim varır, ne de bu köşe yeterli gelir. İstanbul ve Türk Turizmini sahiplendiğini iddia edenlerin sokağa çıkmaları gerekir.

Beş yıldızlı otel ziyaretlerinde, kokteyl, toplantı, ödül töreni ve galalarda gerçeği değil kendi yarattığımız gerçekliği yaşarız. Sadece Belediye Başkanı ve Vali’ler değil turizmle alakalı tüm dernek ve kulüp ve kurumların yönetimleri de zaman zaman sokağa inmeli, sokak ve esnaf ile iletişimde olmalı. Zaten toplum olarak ne sıkıntı yaşıyorsak bu iletişim eksikliğimizden kaynaklanmıyor mu ?
Tüm sektör liderlerini Sultanahmet’te ya da Antalya Kaleiçinde bir taburenin üzerinde çay içerken görmek ümidi ile…
 

Bu Makale 21.01.2013 - 10:38:42 tarihinde eklendi.

Yorum Yaz

Kullanıcı Yorumları
  • Aziz Eryeri - 18.12.2012 - 02:18

    Sayin Hepoglu`na bu yazisi icn tesekkür ediyorum. Ayrica Ilker Bey`e de katilmiyorum ve Emir beyin az bile yazdigina gönülden katiliyorum. Durum sadece Istanbul icin degil tüm turizm merkezleri icin gecerlidir. Elinze saglik, saygilarimla

  • İlker amanat - 17.12.2012 - 02:25

    Yazi gercekten dikkat cekilmesi gereken bir icerige sahip oldugundan okudum lakin bu denli acinasi ve igrenilesi turizm elcileri oldugumuzu dusunmuyorum , evet sorunlar ve giderilmesi ivedi gereken problemler asikar ama yaziyi okuttugum yabanci uyrulu arkadaslarim an itibariyle istanbulu gangsta city olarak nitelenirdi , gercekten bu durumdami dir istanbul? Gercekten adil mi davraniyoruz ? O guzelim tarih ve kultur kokan sehri istanbul un tasviri biraz daha yaoici olmaliydi,

Turizm gündemine ilişkin haberlerin her gün mail adresinize gelmesi için abone olun.