İnançların Kesişim Noktası: Kutsal Kudüs

    Fest Travel Genel Müdürü Zekeriya Şen
    Köşe yazısını paylaş : | Yazıcı Dostu Gösterim | Arkadaşına Gönder
    Kudüs… Üç semavi (İslamiyet, Hıristiyanlık ve Musevilik) dinin üç kat kutsal şehri, İsrail’in resmi başkenti ve ülkenin en büyük şehri.

     Museviler için Yeruşalayim, Araplar için Al-Kuds olarak bilinen kutsal Kudüs, İsa’dan Önce 14. yüzyıldan 21. yüzyıla uzanan, tüm tarihi sırtında taşıyan şehirlerin şehri; Altın Şehir. Yazılarak, okunarak değil ancak görülerek ve yaşanarak inanılacak ve algılanabilecek bir toprak parçası. Farklı inançların, diyalogların, kültürlerin ve geleneklerin bir arada var olmaya çalıştığı bir kent, Kudüs. Çelişkilerin, çekinmelerin ve çeşitliliğin içerisinde huzuru ve ahengi ile ağırlığını koyan bir şehir.
     
    Adı ilk olarak Mısır metinlerinde geçen (İ.Ö. XIX. yy), Davud Peygamber’in İ.Ö 10.yüzyıl civarında İbrani kabilelerin yaşadıkları, krallığına başkent yaptığı bu eski kentin popüler ünü 1948 yılından beri var olan İsrail topraklarına adım attığınız andan itibaren sizi sarmalıyor. Zira Kudüs, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği; Yahudilerin Kutsal Batı (Ağlama) Duvarı’nın bulunduğu; Hz. Muhammed’in Burak’ın sırtında Mekke’den geldiği ve yedi kat göğe yükseldiği; Hz. Süleyman’ın ilk mabedinin bulunduğu; Hz. İbrahim’in oğlunu Tanrıya kurban etmeye giriştiği yer. Bunların haricinde o kadar çok hikâye barındırıyor ki, bunların sahnelendiği bu kutsal kenti görmek ister istemez heyecanınızı doruğa taşıyan bir unsur. Zira günümüzde dünyada hiçbir kent Kudüs’ün ağırlığına, tarihine, dinsel çetrefilliğine sahip değil. Kudüs’e ulaştığımızda ise ilk andan itibaren farklı bir havayı solumaya başladığımızı hissediyoruz.

    Kudüs’te geçirdiğimiz üç tam gün boyunca ilk durağımız Zeytin Dağı (not: bir şekilde Falih Rıfkı Atay’ın aynı adlı romanını okumanızı öneririm) oldu. Burada karşılaştığımız görkemli manzara ile adeta nefeslerimiz kesildi. Zira tam karşımızda ayaklarımızın altında, adeta bir avuç kara parçası içine sığan bir tepenin doruğunu taçlandıran El Aksa Camii çevresinde milyonlarca Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman’ı birleştiren panoramik manzara var. Üç kutsal dinin birbirlerine geçmiş mezarlıkları ne kadar huzuru temsil etse bile, yine de yüzyıllardan beri süregelen sürtüşmelerin en ürkütücü yansıması. Karşılaştığımız görüntünün büyüsüyle insanın bir ürperti ile sarsılması içten bile değil. Tam karşımızda duran, Hz. İbrahim’in Tanrıya karşı ilk büyük sınavını verdiği Mariah tepesinin eteklerine serpiştirilmiş mezarlar, Hz. İsa’nın Kudüs’e son kez bakarak ağladığı bu noktadan geri gelişini karşılamak için bekleşiyor. Bu mezarlıklarda yatmak ise ayrı bir önem taşıyor zira İncil’e göre burada yatanlar mahşer günü ilk dirilecekler olanlar.  Bu nedenle bu mezar yerleri olağanüstü fahiş fiyata satılıyor; anlaşılan diğer tarafta da pek huzur yok.
     
    Kentin surlarının hemen dışında kalan bu tepe aynı zamanda Hıristiyanlık açısından da oldukça önemli bir yere sahip. Hz. İsa’nın şehre girmeden önce havarileriyle toplanıp kehanetlerini açıkladığı bu kutsal toprak parçasında bugün ‘Tüm Uluslar Kilisesi’ adında bir ibadethane yer alıyor. Bu kilisenin özelliği,  dünyanın her köşesinden getirilen Meryemana mozaiklerini içeriyor olması. Brezilyalı siyahi Meryemana ile çekik gözlü Japon Meryemana dikkatinizi çeken ilk tasvirler. Tepenin narin eteklerine sağ tarafta serilmiş, topuz biçimli klasik kubbesiyle Rus Ortodoks Kilisesi tüm ihtişamı ile bu dinsel cümbüşün içerisinde bende varım diyor. 
     
    Zeytin Dağından ileriye baktığınızda önünüzde Kanuni’nin yaptırdığı şehir surlarını ve sekiz giriş kapısını seçebiliyorsunuz. Arka planda ise nefes kesen, göz kamaştıran muhteşem kubbesiyle Kubbet’üs Sahra’yı görüyorsunuz.  Sekiz kapının hepsi açıkken sadece bir tanesi (Kubbet’üs Sahra’ya en yakın olanı) yüzyıllardan beri sürekli kapalı. Adının  Altın Kapı (Golden Gate) olduğunu öğrendiğimiz bu kapının kapalı olmasının nedeni,  Mahşer günü Mesih’in bu kapıdan geçerek kente gideceği inancı. Yukarıdaki teze bir başka açıdan yaklaşmak bu olsa gerek. 

    Her ne kadar dindar olmasak bile Hz. İbrahim,  Hz. İsa ve Hz. Muhammed’le aynı mekânları paylaşmanın heyecanı ile kentin kullanılabilen yedi kapısından birini kullanarak içeri adım atıyoruz. Eski Kudüs bizi ezan, ilahi ve çan seslerinin birbirine karıştığı bir ortam içerisinde karşılıyor. Öğreniyoruz ki şehrin yerleşim planı aslen üçe ayrılıyor. Doğu Kudüs (çoğunlukta Arapların oturduğu bölge. 1967’deki ‘6 Gün Savaşı’na kadar Ürdün’ün elinde olan bu kısım günümüzde de Filistinlilerin yaşadığı, fakir mahallelerden oluşan bir toprak parçası); Batı Kudüs (1948 tarihinde İsrail Devleti’nin kurulmasıyla yabancı ülkelerden göç eden Museviler tarafından oluşturulan bölge) ve Eski Kent. Şehrin yüreği hiç şüphesiz bütün kutsal yapıların, üç büyük dinin en önemli mekânların yer aldığı ‘Eski Kent’. Şehrin yüreği yüzyıllardır hiç bir değişikliğe uğramadan, aynı ritimle günümüze gelmiş. Bu bölgede üç büyük dinden herhangi birine mensup insanlarla gerginliğe yol açmadan bir şeyleri değiştirmenin imkânsız olduğunu, neden en ufacık kıvılcımda büyük olaylar çıktığını çok kısa bir süre sonra algılamaya başlıyoruz. En ufacık bir taşın hareket ettirilmesinde bile yüzlerce insanın tepkisini çekmeniz içten bile değil. Denge kelimesin bu kadar anlam kazandığı bir başka yer olmamıştır.
     
    İsrail’in geneline oranla daha dindar olan Musevilerin yoğun olarak yaşadığı Kudüs’e girişimiz Yahudilerin Şabat’ının başladığı Cuma akşamına denk geldi. Şabat Cuma günü güneşin batmasıyla başlayıp Cumartesi aynı saate kadar süren dini tatil günü. Her türlü faaliyetin yasak olduğu bu günde, dindar  Musevilerin bazıları elektrikli alet bile kullanmıyor.  Hatta otellerde her katta kendiliğinden bir süre bekleyen Şabat asansörüne bile rastlayabilirsiniz ama umarım rastlamazsınız.  Kısacası elektrikli alet kullanılmaması için her şey düşünülmüş.  Bu eski kentin dar sokaklarında tertemiz bayramlıklar giymiş genç, yaşlı, çocuk Yahudilerin şarkılar söyleyerek, eğlenerek onlar için dünyada en kutsal yer olan Batı Duvarına akın akın akmalarına şahit olmak eşsiz bir tecrübe hiç şüphesiz. Adeta bir mahşer yeri gibi olan Batı Duvarının önüne geldiğimizde, fotoğraf makinelerimizi kaldırarak (zira Şabat’ta fotoğraf çekmek her koşulda yasak) rehberimizden bu kutsal mekânın öyküsünü dinledik:
     
    “Davud Peygamber krallığının başkenti ilan ettikten sonra ve Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ı (Yahudi inancına göre) Tanrıya kurban etmeye giriştiği Moriah tepesine Hz. Süleyman’ın ilk mabedi dikiliyor. İ.Ö.6. yüzyıl başında Babil hâkimiyeti esnasında baskılara daha fazla dayanamayan Yahudilerin başkaldırması sonrasında, Babilli ileri gelenler bu mabedi yıkmaya karar veriyor ve bununla kalmayıp birde Yahudi toplumunun liderlerini Babil’e sürüyorlar. Pers egemenliğinin başlamasıyla birlikte Yahudiler bu kutsal topraklara geri döndü ve neredeyse yok edilen bu mabedi onardı. O günden beri ise mabet tüm Yahudileri birleştiren en kutsal yer olarak varlığını sürdürüyor. Günümüzde gördüğümüz duvar ise İÖ. 1.yüzyılda Kral Herod döneminde 480 m. uzunluğunda, 280 m. genişliğinde bir alana inşa edilen yeni mabedin dış batı duvarı. Zira bu yeni mabet de İS 70.yılında Romalı General Titus tarafından yerle bir ediyor ve işte bu olaya Yahudiler yaklaşık iki bin yıldan beri, bu mabedin ayakta kalan batı duvarı önünde ağlıyorlar ve meşhur “ağlama duvarı” da adı buradan geliyor.”

    Adım adım yürüyüşümüzün ilk durağı, Eski Kudüs’ün merkezinde, Müslümanların büyük bir kıskançlıkla sahip çıktığı aralarında El Aksa camii, Kubbet-üs Sahra gibi çok önemli anıtların da bulunduğu kutsal olan (Haram es Şerif). Haftanın belirli günleri Müslüman olmayan ziyaretçilere kapalı olan bu alana Batılı görünümlü Türkler olarak ancak kapıda nöbet tutan ve kuş uçurtmayan Dürzî askere T.C. kimliklerimizde yazan din kısmını göstererek sorunsuz girebiliyoruz. Girilen meydanın milimetrik olarak tam ortasında bütün haşmetiyle Kudüs’ün en görkemli anıtı Kubbet’üs Sahra altın kubbesi ile yükseliyor. Rehberimizden bu yapının 1960 yılında Ürdün Kralı Hüseyin’in sağladığı 1,5 milyon dolarla tamamen onarılmış ve kubbesi 85 kilo ağırlığında 34 ayar altınla kaplanmış olduğunu öğrenince deklanşörlerden gözümüzü çekip şöyle uzun uzun süzüyoruz.  Kubbet’üs Sahra Müslümanlar için Mekke ve Medine’den sonra yeryüzündeki en kutsal üçüncü mekân.  Bunun nedeni Kubbet’üs Sahra’nın altında yatan Sahra adlı kutsal taş.  Bu taş Hz. Süleyman’ın oğlu İshak’ı Tanrıya kurban etmek üzere olduğu ve gökten bir koyunun gönderildiği hikâyeye konu olan taş.  Aynı zamanda bu taş,  Hz. Muhammed’in Miraç olayında üzerine basarak göğe yükseldiği taş.   Bütün bunlara ek olarak, İslam dinine göre mahşer günü Azrail’in gelerek üzerinde borusunu üfleyeceği yer de burası.  Sanırım bütün bunlar, neden Müslümanların Mekke’nin alınmasından önce burasını kıble olarak kabul ettiklerini ve onlar için önemini açıklamaya yeterli olmuştur.
     
    Saatlerin tam öğle vakti ve günlerden Cuma olmasından dolayı var olan fazla erkek popülasyonunun Cuma namazından dolayı olduğunu anlamakta gecikmiyoruz. Bu algılama ile birlikte aramızdan “bir defa geldim bir daha ne zaman geleceğim” düşüncesiyle hayatında namaz kılmayanlar namaz için Kanuni döneminden kalma çok güzel çinilere sahip olan yapıya yöneliyor. Rehberimizin uyarısına istinaden namaz vakti (özellikle Cuma namazı) erkek olarak ortalıkta dolaşmanın pek hayırlı olmayacağı mesajını alıp, kendimize kuytu bir yer bulup fotoğraf makinemiz ile hız denemesi yapıyoruz. Namazın bittiğini zanneden bir arkadaşımıza yaklaşan Filistinli gizli polisi ise kuytumuzdan dehşetle izliyoruz. Apar topar götürülmeyen arkadaşımızdan daha sonra esprili bir şekilde bu karşılaşmanın detaylarını almaktan da gecikmiyoruz. Tam Turist Ömer gibi dolaşan sivri kafalı, sakallı, sıpa gözlü arkadaşımıza yanaşan gizli polis, İngilizce sen Müslüman değilsin demiş. Gizli polise aksini ispatlamaya çalışan arkadaşımızın oldukça zorlandığını vurgulamakta fayda var, zira gizli polis kendisinin bir Musevi’ye benzediğini ve burada olmaması gerektiğini bozuk plak şeklinde tekrarlamış. Bu durumdan kurtulamayacağını anlayan dostumuz çocukluğundan hatırladığı tüm dua ve süreleri dili döndüğünce gizli polise tek tek aktarmaya başlayınca, biraz olsun aradaki buzlar erimiş. Yine de ikna olmayan polisin ancak kendisine arkadaşımızın panik parmakları arasında gösterilen T.C kimliği ile ikna olması ise hepimizi şaşırttı. T.C kimliğine olmanın ayrıcalığı…
     
    Tatsız gizli polis tecrübesinden sonra İbrani-Arap, Yahudi-Müslüman çatışmasının nereye dayandığını rehberimize soruyoruz. Aldığımız cevap ise bir o kadar bizleri hayrete düşürüyor. Her üç tek tanrılı Din’in de bir anlamda kaynağını oluşturan Hz. İbrahim’in yaşantısı ve tarihçileri ile ilgili tartışmalar yüzlerce yıldır süregelmekteymiş. Doğal olarak bazı çatışmaların da başlangıcını oluşturmaktaymış. Şöyle ki, Hz. İbrahim İbrani kökenli eşi Sura’dan İshak’a, Arap kökenli Hacer’den de İsmail’e sahip olmuş. Tanrı, Hz. İbrahim Peygamber’den en sevdiği oğlunu kurban etmesini istediğinde, Yahudilere göre İbrahim Peygamber İshak’ı, Müslümanlara göre ise İsmail’i tercih etmiştir. İşte tüm İbrani-Arap, Yahudi-Müslüman çatışması bu olay itibarıyla ayrışmış ve bol dış katmanlarla birlikte günümüze kadar gelmiş. 
    EL Aksa camiini de gezdikten sonra  Musevi, Hıristiyan, Arap ve Ermeni mahallelerinden geçerek bir sonraki durağımız Ağlama Duvarı oluyor. Ağlama duvarının bulunduğu bölge Yahudiler için en önemli yer olmasının beraberinde birçok sorunu da getiriyor. Ağlama Duvarı Kubbet-üs Sahra’yı çevreleyen duvarların yanı başında yer alıyor.  Dindar olan Museviler tatil günü olan Şabat gününde ellerinde kutsal kitaplarıyla gelip burada ilahiler okuyorlar ve Tanrıdan dilek diliyorlar. Dileklerini kâğıtlara yazıp da duvarın bir köşesine sıkıştıranlara da çok sık rastlanıyor.  Hatta bu iş için kurulmuş bir şirket bile varmış. Siz yurtdışından sipariş veriyorsunuz onlar dileğinizi yazıp duvara sıkıştırıyorlarmış; uzaktan mezar başında Kuran okutmak gibi.  

    Museviler, yıkılan II. Mabed’in kalıntılarının bulunduğu bölgenin, yani Kubbet-üs Sahra’nın içinde bulunduğu bölümün  Arapların kontrolünde olmasından rahatsız.  Hatta “hardcore” ultra Ortodoks Museviler arasında bu bölgenin tekrar Musevilerin kontrolüne geçmesini isteyenlerin sayısı küçümsenmeyecek kadar fazla. Aralarında politik sorunlar bulunan her iki toplumun kutsal yapılarının bu denli iç içe olduğu bu ufak bölgede, labirenti andıran sokaklarına girdiğinizde havada asılı duran o gerilimi hissetmemek mümkün değil.  Sokakların bu kadar dar, evlerin ve mahallelerin birbiriyle bu kadar iç içe olduğu bu mekânda ‘her an bir olayın patlak verebileceği’ telaşı,  kentin sizi saran büyülü havasına karışıyor.  
     
    Ağlama duvarının dibine girip fotoğraf çekememenin mutsuzluğu ve bileklerimize taktığımız kırmızı dilek iplikleriyle yolumuza devam ediyoruz. Davut Peygamber’in mezarı olarak bilinen yeri gördükten sonra İsa Peygamber’in çarmıha gerildiği Golgotha (kafatası) tepesine ciddi ciddi kocaman haç taşıyan Hıristiyan hacılar eşliğinde ulaşıyoruz. Burada küçük bir alanı altı Hıristiyanlık mezhebi paylaşmış ve her birinin bir köşede varlığını sürdürüyor olması hepimizi hayretler içerisinde bırakıyor. Yoğun bir kalabalık içerisinde ağlayanlar, ilahiler söyleyenler, birbirine karışan insan grupları, adeta mahşer gününün provası gibi. 

    Eski Kent sadece bunlardan ibaret değil elbette.  Kentte Romalılardan kalma eserler ve Yahudi krallarının mezarları da bulunuyor. Ancak bu yapılar, üç büyük dinin kutsal mekânlarının manevi ve haşmetli büyüklüğü karşısında gölgede kalıyor.  Yıllar boyunca kitaplardan okuduğunuz, hakkında hikâyeler dinlediğiniz kutsal mekânlarla karşı karşıya kalmak insanı hayal ile gerçeklik arasında bir serüvene sürüklüyor.  Bu etki birçok kişi tarafından dile getirilmiş bu güne kadar. Hatta burada ‘Kudüs Sendromu’ denilen bir hastalık bile varmış.  Hastanelerde Kudüs’e ilk defa gelip kendisinin Hz. İsa, Hz. Musa ya da Hz. Muhammed olduğunu iddia eden birçok hasta yatmaktaymış.
     
    Kutsal mekânların yarattığı hayal etkisi, var olan politik durumun gerçekliği ile büyük bir tezat yaratıyor.  Filistinlilerle İsrailler arasındaki anlaşmazlıkların gölgesi inanç merkezlerinin üzerine düşüyor.  Bu sizi fazla şaşırtmamalı, burası zaten paradokslar ülkesi.  Fanatik Musevi, fanatik Müslüman ve fanatik Hıristiyan hepsi bir arada, omuz omuza.  Bir tarafta elinde otomatik silahla tetikte olan 19 - 20 yaşındaki genç asker, diğer tarafta işsiz Filistinli.  Bir yanda takım elbiseleri içinde işine koşturan bir işadamı, diğer yanda dini kurallara göre yaşayan dindar Museviler. Dünyanın en ilginç başkentlerinden biri ki başkentliği bile hala tartışmalı.  Çoğu ülke büyükelçiliklerini durum kesinleşene kadar, eski başkent Tel-Aviv’de tutmayı tercih ediyor.  
     
    Eski Kudüs gezimizi, 10.yüzyıldan sonra ortaya çıkan bir inanca göre Hz. İsa’nın çarmıhını oluşturarak kalasları taşıdığı yol olan Via Dolorosa (Acılı yol)’ı başından sonuna kadar yürüyerek tamamlıyoruz.
     
    Günün sonunda adım adım gezdiğimiz eski Kudüs’ün bir ruhu, bir kişiliği olduğunu daha iyi anlıyoruz. Her ne kadar paylaşılamayan şehir diye bilinse de gerçekte eski Kudüs en küçük parçasına kadar çeşitli dini cemaatler arasında tam anlamıyla paylaşılmış ve öylesine bir denge oluşmuş ki, hiçbir grup bir diğerinden ne daha fazlasını talep edebiliyor ne de bu dengeyi bozmaya cesaret edebiliyor. Burada yaşayan her insan için ya da burayı uzaktan izleyen pek çok insan için Kudüs’ün tek bir taş parçası bile öylesine değerli ki...
     
    Farklı dini cemaatlerde bunun bilincinde olarak, burada çıkabilecek bir huzursuzluğun hepsi için bir felaket anlamına geleceğini bildiklerinden bu hassas dengeyi korumaya özen gösteriyorlar ve siyasi otoritelerin bu küçücük alanı politik çekişmelerin merkezine çekme girişimlerine karşı temkinli olmaya çalışıyorlar.
     
    Yeruşalem (Jerusalem) yani “Barış şehri”,  Kudüs (Al Kudüs) yani Kutsal şehir Kudüs... Dünyanın en kutsal kabul edilen yerlerinden biri... Farklı inanışlar, farklı diller, farklı kültürler... Tarihin onları bir arada yaşamaya zorladığı bu coğrafyada varlıklarını korumaya çalışıyorlar.  Bu çeşitlilik ve zenginlik, bu maddi ve manevi miras, Kudüs’ü eşsiz yapan olgu. Acaba inançlarını aynı yaratıcıya, aynı tek tanrıya yönelten farklı cemaatlerin yaşadığı bu şehir, şehrin İbranice adı ‘Yeruşayalim’in ifade ettiği gibi ‘Barış Şehri’ olabilecek mi? Üç büyük dinin buluştuğu bir barışçıl inanç merkezi olabilecek mi? Farklı kimliklerin, farklı etnik kökenlerin, farklı inanışların  bir arada yaşamaya çalıştığı yeryüzünün belki de en kozmopolit mekânı olabilecek mi? Bu çeşitliliğin ve manevi zenginliğin verdiği heyecanı yakalayın, ne demek istediğimi anlayacaksınız...
     
    KısaTarihçe

    Kudüs kentinin serüveni M.Ö. 10. yüzyılda Kral Davud’un 12 İbrani kabilesini bir araya getirip, Kudüs’ü krallığına başkent seçmesi ile başlar. Hz. Musa’nın yazmalarının bulunduğu kutsal sandığın kente getirilmesi ile şehir Yahudiler için kutsal bir nitelik kazanır.  Oğlu Hz. Süleyman’ın  Kutsal Mabed’i inşa etmesi de bu niteliği güçlendirir.  Babilliler’in M.Ö. 586 tarihinde kenti ele geçirmeleri Mabed’in yıkılmasına ve Yahudi kavimlerinin Babil’e sürgün edilmelerine yol açar.  Pers kralı Sirüs’ün Babillileri yenmesi Yahudilerin kente geri dönmesi ve Mabed’i tekrar inşa etmeleriyle sonuçlanır (M. Ö. 538).  Kent en parlak dönemini kral Herod döneminde yaşar.  (M.Ö. 37 - 4).  Daha sonra Romalı yöneticilerin elinde kalan kentte birçok isyan baş gösterir.  Nazareth’li İsa bu dönemde çarmıha gerilir (MS. 30).  MS. 70 yılında çıkan ayaklanma ise her şeyin sonu olur.  II. Mabed yıkılır ve Yahudiler dünyanın dört bir yanına dağılırlar.  “Diaspora” olarak da bilinen bu olay, Yahudilerin yüzyıllardır kendi topraklarından uzakta yaşamalarına yol açmıştır.  
     
    Romalılar, Bizanslılar. Araplar bölgeye sırasıyla egemen olurlar. 1099  yılındaki Haçlı seferi kentte Musevi ve Müslüman katliamlarına yol açar.  Memlükler ve daha sonra Osmanlılar kenti alır, Kanuni Sultan Süleyman şehir surlarını yeniden yaptırır.  Kentin 1917’de İngilizlere bırakılmasıyla kente yeniden Yahudi göçü başlar.  O tarihte Filistin olarak adlandırılan bölgedeki İngiliz Mandası, Araplarla Yahudiler arasındaki  çatışmaları önleyemez.  Soykırımdan kaçan Musevilerin de kente gelmesiyle Yahudi nüfus Arap nüfusu geçer.  1947 yılında Birleşmiş Milletlerin kararıyla bölgenin Araplar ve Museviler arasında paylaştırıp Kudüs’ün uluslararası statüye kavuşturulması,  bir yıl sonra İsrail Devletinin bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlanır. Batı Kudüs’ün İsrail Devlet’inde, Doğu Kudüs’ün ise Ürdün’de kaldığı bu bölünme İsrail’in 1967’deki ‘6 Gün’ savaşını kazanması ile son bulur.  O tarihten bu yana Kudüs’ün tamamı İsrail Devletinin egemenliği altındadır.  1980 yılında parlamentonun Kudüs’ü İsrail Devleti’nin ‘ebedi başkenti ilan etmesi halen bugün de Araplarla İsrailliler arasındaki önemli anlaşmazlık noktalarındandır.    
     

    Fest Travel Genel Müdürü
    Zekeriya Şen

    Kullanıcı Yorumları

    Kayıtlı yorum bulunamadı...

    Yorum ekleyin



    Adınız :  

     

    Güvenlik Kodu :
    Yenile


     
    Yazarın diğer yazıları :
    Othmar Pferschy: Türkiye’nin ilk turizm fotoğrafçısı
    İnançların Kesişim Noktası: Kutsal Kudüs
    2017’nin lüks seyahat eğilimleri
    Havalı turizm kelimeleri artık miadını doldurdu
    Büyük otel zincirlerinin butik alt markaları: Boynuz kulağı geçer mi?
    Makale Arşivi
    Bizi Takip Edin
    Facebook Twitter
    HER HAKKI TURİZMGUNCEL.COM'A AİTTİR   ©   COPYRIGHT 2017  ||  Genel RSS  || Güncel RSS  || Sektörel RSS  ||  Marka INTERACTIVE
    Anket
    2018 sezonunda Avrupa'da durum ne olur?

    Daha da geriye gider
    Bu yılla aynı olur
    2016 rakamlarına ulaşır
    2015 rakamlarına ulaşır
    Belirsizlik hakim
    Ücretsiz Abone Olun